21 Kasım 2008 Cuma

Tatlılarla Tuzlular




Bugün geç kalktım. Aslında ekşiler de iyidir. Tatlılarla tuzluların, arka arkaya, belli aralıklarla yenmesi iyi hissettirir. Mesela bir dilim yağlı ballı ekmek, bir dilim zeytin ezmeli ekmek ardarda yenirse mutluluk vericidir.


Neşe kaynağı, bilgelik kaynağı, aklıselimlik kaynağı, anlamlılık kaynağı, şımarma kaynağı, endişelenme ve sorun çözme kaynağı, eğlenme ve koyverme kaynağı arkadaşlarla, ardarda; yağmurlu, yazdan kalma , soğuk ve rüzgarlı, sisli ve gizemli, dolunaylı, yeniaylı, ayın boşlukta kaldığı, çokbulutlu, parçalı bulutlu günlerde ve gecelerde; kapalı açık yerlerde, yürüyerek ya da oturarak konuşmak da tatlı ve tuzludur.


Ne yaparsak yapalım, beraber yapalım. Ardarda, teketek ve sırayla. Herşey birbiriyle iyi gitmiyor. Herşey arka arkaya çok iyi gidiyor.

11 Kasım 2008 Salı

Canlar












İyi Şeyler











Bugün geç kalktım. Kalkar kalkmaz demesem de, kahve içerken (kalktıktan yaklaşık on dakika sonra) şöyle dedim. "İyi şeyler özünde iyi şeyler olmak zorunda değil." Çünkü -bence- herşeyde iyilik ve kötülük var. Ama bazen birşey bize iyi gelir, biz onun iyi tarafından besleniriz o an. Filmlerde her gün yaşadığımız şeylerin daha sihirli gelmesi o yüzden. Bir tek o ana o detaya odaklandırıyor insanı. Adam kahvesiyle verandaya (verandaverandaveranda) çıkar. Muhteşem bir gün doğumu vardır. Adamın üstündeki battaniye sıcacık hissi verir, oturduğu koltuk da eşi benzeri bulunmaz yumuşaklıktadır. Adam muhteşem evinden muhteşem gökyüzüne bakar, tüm hayatı hep böyle huzurludur. Ya da huzurlu değildir, ama mafyanın peşinde olması, karısının ölmesi, iflas etmesi ya da bu gibi zorlu şeylerin çözümünü /anlamını bulmuş olur o an. O anın huzurunu, iyi şeyini alırız o andan. Geri kalan herşeyi beynimiz tamamlar. Kötü şeyler ya da o anın geçici oluşu unutulur. Bana oldu bu, bu öğlen. Sadece tek birşeye odaklanarak o iyi şeyi yakaladım. Aslında iyi birşey olmak zorunda değildi, ama benim iyi şeyim oldu o an. Oley be!

6 Kasım 2008 Perşembe

Katı ve Katı Olmayan Şeyler

Bugün yine geç kalktım. Gece çekimi olunca, insanın tüm biyolojik saati tersleşiyor. Surat ifadesi de. Çekim çekeli birkaç gün oldu, ama ben hala normale dönemedim. Neyse, o bugünün konusu değil. Bugünün konusu katı ve katı olmayan şeyler.


Mesela YK sigortadan Yeşim Hanım'ın "Artık yatırın taksitleri çünkü iptal olacak poliçeniz" demesi katı olmayan birşey. Ama katı gözüküyor değil mi? Halbuki, "Yeşim Hanım nasılsınız, bugün zor bir gün müydü sizin için?" diye sorunca katı olmayıveriyor bu şey. Yeşim Hanım'ın biraz genzinden konuşmasını farketmek ve "yoksa nezle misiniz?" diye sormak da katı birşey değil. O da diyor ki, "Siz en azından iki aylık borcu yatırın öbürünü sonra halledersiniz" al sana katı olmayan birşey daha. Katı olmayan şeyler katı olmayan şeyleri çekiyor diye bir hipotez ortaya atabilirim ben. Attım.

Katı birşeye de illa örnek istersiniz. Mesela "seni sildim ben, nefret ediyorum senden" katı birşey. İçi gözükmüyor çünkü. Tabi ki benimle de hiç konuşmayan küsmüş insanlar var. Böyle olur. Şimdi ben bu "seni sildim ben, nefret ediyorum senden"in içini göremiyorum çünkü silinmişim. Belki içi sulu o katı şeyin, belki böyle fındık kreması kıvamında. Belki içi kırmızı ya da mavi. Ama katı olduğu için bilemiyorum. Çünkü katı şeylerin gözlerinin içine bakamıyorum ben. Korkuyorum. Böylece ben de katı olmuş oluyorum. Ben de siliyorum, öfkeleniyorum, görsem şöyle böyle derim diyorum. Aslında içim sıvı, ama gözükmüyor. Katı olan şeyler de katı şeyleri çekiyor diye de hipotez yaratabilirim. Yarattım.




5 Kasım 2008 Çarşamba

Bugün




Bugün geç kalktım. Güzel bir kitabı bitirdim ve çok üşendiğim için uzunca bir süre (4 saat) birşey yemedim. Ödemem gereken birkaç şeyi hemen ödemem lazım geldiğini öğrendim. Ödemedim. Sonra, eskiden yazmaya başladığım bir romanımsı şeyin 8 bölümünü okudum, ki zaten o kadar yazmışım. Beğendim gibi de oldu, beğenmedim gibi de. Sonra o romanımsı şeyi yazdığım defterin içinden Eren'in bana Ocak 1996'da yazdığı bir mektup çıktı. Okuduğum güzel kitapta da sürülerce gönderilen ve gönderilmeyen mektup vardı. O yüzden bugün bir mektup bulmam (gerçek bir mektup bir e-mail değil) bana çok sihirli geldi. O mektubu orada unutmuşum. Eren'in ve kendimin o zamanlarını unutmuşum. Kendimin annesiz onun babasız olduğunu unutmuşum. O mektubu yazdığı zamanlarda çok güldüğümüzü ve hep varoluş bunalımında olduğumuzu da unutmuşum.

Ama bu yaz bunlardan birazını hala unutmadığımızı gördüm. Bu bana çok iyi geldi. Aile hissi gibi geldi. Aileydik biz eskiden, herkes birbirine bağlıydı. Ocak 96'da yolladığı mektupta evlenmekten, iş güçle uğraşmaktan umutsuzlukla bahsetmişti Eren. Ben de umutsuzdum. Bülent'i tanımıyorduk o zaman ve nasıl gelip hayatımıza gireceğini bilmiyorduk. Şimdi Bülent de çok eskiden beri ailemizde, ve onla da birbirimize bağlıyız. Onunla da kardeşiz ve ben onun olmadığı zamanların ne zamanlarda kaldığını unutmuşum. Bir kere aile oldun mu gidenler ve gelenler aile hissini eğip bükemiyor, ne kadar zaman geçerse o his yokolur? Hiçbir zaman. Beş yıl mı geçiyor altı mı, on yıl mı? Sonra kaldığın yerden yeni sen eski o, yeni o eski sen, kaldığın yerden devam ediyor. Zamanlar nerede başlıyor nerede bitiyor insan algılayamıyor. Hepsi ağlamaklı gülmekli ama güzel sıcak kalıyor. Birisiyle, birileriyle nasıl ne zaman aile olduğunu unutuyorsun, sadece aile olduğun hissi kalıyor. Bu çok iyi birşey.